Posts Tagged With: fuzulinin mahlası nedir

Gerçek Bir Şair, Fuzuli’den


                                    

                    

    Asıl adı Mehmed, babası Süleyman’dır. Kerbelâ’da doğmuştur, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556’da Kerbelâ’da ölmüştür. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. ‘İşe yaramayan’, ‘gereksiz’ gibi anlamlara gelen ‘fuzûlî’ sözcüğünün başka bir anlamı da ‘erdem’dir.Erdem anlamını kullanmakla beraber, fuzulinin bu iki kaşıt anlamından da yararlanmış ve başkalarıyla karıştırılmak istemediği için bu mahlası kullanmıştır.
Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati’yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür.
Fuzûlî’nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. ‘Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir’ anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle ‘evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur’ yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun’dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir.
Fuzûlî’nin anlayışına göre insan ‘seven bir varlık’tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrı insanın Tanrı’ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı’nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava) , od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir.
Fuzûlî’nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî’yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Farsça’nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur.
Fuzuli’de mükemmeliyetçilik anlayışı vardır. Yazdığı türlerin hepsinde, o türün en güzel örneklerini vermiştir. Ölümünden sonra da hatırlanmak istenmiştir ve yazmış olduğu o eserlerle ebediyete ulaşmıştır. Her harften gazel yazmakla beraber divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî’nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir ‘acı çeken varlık’ olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür.Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir: ‘Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz’. Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir.
Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır.
ESERLERİ
Divan (Türkçe) , (ö.s.) 1838; Sıhhat ve Maraz, (ö.s.) , 1940; Enisü’l-Kalb, (ö.s.) , 1944; Terceme-i Hadis-i Erbain, (ö.s.) , 1951, (‘Kırk Hadis Çevirisi’): Beng ü Bâde, (ö.s.) , 1956; Hadikatü’s-Süedâ, (ö.s.) , 1955, (‘Mutluların Bahçesi’): Leylâ ve Mecnun, (ö.s.) , 1955; Rindü Zahid, (ö.s) , 1956; Divan (Arapça) (ö.s.) ,1958; Mektuplar, (ö.s.) , 1958; Divan (Farsça) , (ö.s.) , 1962; Heft Câm, (ö.s.) , 1962.

      

Gazel

Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn                                             Derd çoh hem-derd yoh düşmen kavî tâli’ zebûnSâye-i ümmîd zâ’il âfitâb-ı şevk germ

Rütbe-i idbâr âlî pâye-i tedbîr dûnAkl dun-himmet sadâ-yı tâ’ne yer yerden bülend                                                                                                          Baht kem-şefkat belâ-yı ışk gün günden füzûnMen garîb ü râh-ı mülk-i vasl pür-teşvîş ü mekr

Men harîf-i sâde-levh ü dehr pür-nakş-ı füsûnHer sehî-kad cilvesi bir seyl-i tûfân-ı belâ                                                                                                 Her hilâl-ebrû kaşı bir ser-hat-ı meşk-i cünûn

Yelde berg-i lâle tek temkîn-i dâniş bî-sebât
Suda aks-i serv tek te’sir-i devlet vâj-gûn

Ser-had-i matlûba pür-mihnet tarîk-i imtihân
Menzil-i maksûda pür-âsîb râh-ı âzmûn

Şâhid-i maksad nevâ-yı çeng tek perde-nişîn
Sâğar-ı işret habâb-ı sâf-ı sahbâ tek nigûn

Tefrika hâsıl tarîk-i mülk-i cem’iyyet mahûf
Ah bilmen neyleyem yoh bir muvâfık reh-nümûn

Çihre-i zerdin fuzûlînün dutupdur eşk-i âl
Gör ana ne rengler geçmiş sipihr-i nîl-gûn

Bu bölümde gazel klasik yöntemle şerh edilmiş, sözcükler arasındaki türlü anlam ilişkileri belirtilmiş.

1. Dost pervasızdır, âşıka kayıtsız kalmakta, ilgisiz davranmaktadır. Felek merhametsizdir, acıması yoktur. Dünyada sükûn kalmamıştır, sürekli olarak durmadan dönmektedir. Âşıkın derdi pek

çoktur; buna karşılık bu derde ortak olacak, bu derdi paylaşacak bir kimse de yoktur. Düşman güçlü, zorlu ve dayanıklıdır. Talih ise zayıf, güçsüz ve yenik düşmüştür.

Dost kayıtsız ise, hiç bir şeye bağlı değilse vücûd-ı mutlaktır yani Tanrı’dır. Kayıtsız, “lâ-kayd” da demek olduğuna göre, âşıkailgisiz” anlamına gelir. Felek, döne döne insanların kaderleri üzerinde etkili olmakta ve onların kaderlerini kötü bir yöne çevirmekte, böylece onlara zulmetmektedir.

Devrân yani dünya döndüğü için, bu dönüşe bağlı olarak her şey değişmekte, dünyada huzur ve sükûn kalmamaktadır. Dert, aşk derdidir ve çoktur. Ancak, âşıkın bir dert ortağı, derdini anlatacağı, derdini-yanacağı bir kimse yoktur. Hem-derd, aynı zamanda”dertleri” aynı olan, ortak bir derdi çeken, aynı dertten mustarip” anlamlarına gelir. Fuzulî aşk derdinin çok olduğunu, bu kadar çok derdi tek

Başına yalnız kendisinin yüklendiğini, kendisinden başka bu derdi çeken bir kimse olmadığını, bu konuda tek olduğunu anlatmaktadır. Ona göre en büyük âşık kendisidir.

2. Ümit gölgesi yok olup gitmiş; arzu güneşi çok sıcak ve yakıp kavuruyor. Kötü talihin ve düşkünlüğün derecesi çok yükseklere ulaşmış, buna karşı abanacak tedbirin derecesi de çok alçaklarda kalmış.”Gölgenin yok olması” demek, güneşin zeval noktasına gelmesi demektir. Zail sözüyle zevale işaret edilmektedir. Zeval, saatin 12. 00’yi gösterdiği tam öğle vaktidir. Zeval noktası, güneşin yeryüzüne ışınlarını en dik olarak gönderdiği zaman olduğu için gölgeler çok kısalır, hemen hemen kaybolur. Bundan dolayı güneşin en yakıcı olduğu zamandır. Şevk yani arzu ve heves, insanı yakan bir güneş gibidir. Bu yakıcı güneşten korunmak için ümidin insanı ferahlatan serin gölgesine sığınılır.

Talihin kötülüğü, düşkünlüğün derecesi giderek artmakta ve yükselmekte, buna karşılık tedbirin derecesi alçaklarda kalmaktadır, yani talihsizlik tedbirle ortadan kalkmamaktadır.

Saye (gölge) yere düşer, yani alçakta bulunur. Payenin kökü”ayak” anlamına gejen paydır. Masa, sandalye gibi nesnelerin ayağına da pây denir. Paye de saye gibi alçaktadır, fûradur. Güneş yakıcı

Olduğu zaman en yüksek noktadadır, yani rütbesi âlîdir.

3.Aklın himmeti aşağıdadır, çabası çok az ve yetersiz kalmakta, insanın davranışlarını yönlendirebilmek için yardımcı olamamaktadır. Bundan dolayı her yerden ve bir yerdeki ötekinden daha yüksek olmak üzere kınama ve yerme sesleri yükselmektedir. Bahtın şefkati azdır ve

Şefkat göstermemektedir. Aşk belası da günden güne giderek artmaktadır. Akıl dünya işlerini düzene koymak içindir. Dünya nimetlerine bağlılık akılla olur. Himmet, tasavvufta tecerrüd anlamına gelir, “dünya nimetlerini terketme” demektir. Böyle bir yardım akıldan beklenemez. Tecerrüd, aşkın buyruğudur. Bahtın şefkatsizliği nedeniyle aşk belası günden güne artmakta, bundan dolayı da akıl ile çatışmaktadır. Âşık, aşkın belasına esir olmakta, aklın denetiminden uzaklaşmaktadır. Aklın yardım etmemesinin sonucu deliliktir, deliler de kınanır \e yerilir. Akıl kınanmayı istemez, bu durumu önlemeye çalışır ama kınamanın çok güçlü olması karşısında etkisiz kaba. Baht iyi olsa aşkın

Belası ortadan kalkar ama belanın çokluğu karşısında baht da akıl gibi yenik düşer.

4. Ben, vuslat ülkesinin garibiyim. Yurdundan ayn, gurbete düşmüş bir kişiyim. Beni vuslat ülkesine götürecek, gerçek sevgiliye kavuşturacak yol, karışıldıklar ve hilelerle dola çetin bir yoldur. Ben,

Gönül levhası, yani içi tertemiz, saf bir insanım. Buna karşılık dünya nakış ve büyülerle dopdoludur.

Garîb; evinden barkından, yurdundan ayrılıp gurbete düşmüş kimsedir. Tasavvufta gurbet, bu dünyadır. Garîb, “manevî, gerçek âlemden ayrılıp fani ve geçici olan bu dünyada yaşayan Tanrı âşıki”

Demektir. O, bu gurbette misafirdir, onu gerçek yurduna, Tanrı’ya götüren yolun da yolcusudur. Bu dünyada kesret içinde olan âşık vahdete, visale kavuşmak ister. Vuslat yolu, aşk yoludur, yani nefisle mücadele yoludur. Ancak bu yol türlü karışıklıklar, zahmetler ve insanın ilerlemesini engelleyen pek çok hile ve düzenlerle doludur. Âşıkın bu güçlükleri aşması gerekir. Harîf, ”bir sanatı ve mesleği olan kimse” demektir. Nakış ve büyü de sanat ve meslektir. Dünya bir büyücü gibi bu sanat ve mesleği

Yürütmektedir. Harîfin nakış ve büyü ile bu yönden ilgisi vardır. Sade, “bilgi ve akıl nakışları olmayan, yani bilgi ve aklın izi, rengi, süsü ve yazısı bulunmayan” demektir. Âşıkın günlünün levhasında

Bunlar yoktur, onun gönlünün sayfası bomboştur. O, bu türlü sanatları bilmeyen bir kimsedir. Düzen ve hileye aklı ermeyen, saf, temiz bir kişidir. Dünya ise saf insanları etkileyip kendine çeken nakış ve büyülerle doludur. Başka bir deyişle âşık, ne ölçüde saf ve temiz ise, dünya da onun karşısında o derecede aldatıcı güzelliklere, hile ve düzenlere sahiptir. Her ne kadar âşık dünya karşısında güçsüz ise de, nakış ve büyülere kapılmamalı, Tanrı yolunda ilerleyebilmek için onları aşmaya çalışmalıdır.

5. Her düzgün uzun boylu güzelin görünüşü bir bela tufanının selidir, yani o güzelin nazla salınarak ortaya çıkıp görünmesi, bela tufanından meydana gelen ve sağa sola taşarak coşkun akan bir sele

Benzer. Her hilal kaşlı güzelin kaşı, delilik öğrenilen meşkin sayfasının başına yazılan bir yazıdır.

Sevgilinin uzun boyunun nazla salınarak görünmesi, âşıkı etkilemekte, onun içindeki aşkın coşkun ve taşkın bir duruma gelmesine yol açmaktadır. Seyl, tasavvufta “âşıkm kalp ahvalinin artıp şiddetlenmesi” demektir. Bu seyl, aşk belasının selidir. Sel suyunun kıvrılarak ve uzak yerlere akışı ile şair, sevgilinin salınarak yürüyüşü ve boyunun uzunluğu arasında bir ilgi kuruyor.

Meşk, eskiden hüsn-i hat çalışanların, yani güzel yazı yazma sanatını öğrenmek isteyenlerin yaptıkları alıştırmaya denirdi. Sahifenin başına hoca tarafından bir satırlık güzel bir yazı yazılır, öğrenci de

Yazısını o yazıya benzetmeye çalışarak sürekli yazardı. Sevgilinin yüzü düz bir sayfaya (levh) benzetildiği için, kaşlar bu sayfanın başına, üst kısmına yazılmış bir satırlık bir yazı gibidir. Cünun, tasavvufta “aşkın üstün gelmesiyle âşıkın dış dünya ile ilişkisinin kesilmesi” anlamındadır.

Bu durumdaki âşık* sevgiliye yönelerek aşk çılgınlığının meşkine onun kaşlarını yazmaktadır. Burada şair, meşke yazılan satırın pek çok kez yazılması, düzgün ve uzun olmasıyla, sevgilinin boyunun uzunluğu, aşk belasının selinin coşkun ve sürekli akışı arasında ilgi kurmaktadır. Kaş gibi eğri olarak yazılan j re ve o nûn harflerinin eğriliğiyle de, hem sevgilinin nazla salınışı, hem de seyl’in döne dolaşa, kıvrıla kıvrıla akışı anlatılmak istenmiştir. Hilâl yani yeni ay, ay başında görünür. Ay başlarında cinnetin arttığı inancı vardır. Âşık, sevgilinin ay gibi parlak yüzündeki hilâli

gördükçe cünûnu, aşk çılgınlığı artar. Buna göre, cünun ile seyl ve tufan arasında “coşkunluk, taşkınlık ve engel tanımazlık” kavramları açısından ilgi vardır.

6. Bilimin ağırlığı ve sağlamlığı, rüzgâra kapılıp havada uçuşan bir lale yaprağı gibi oradan oraya durmadan savrulmaktadır. Bahtın ve mutluluğun etkisi suya yansıyan servi ağacının görüntüsü gibi ters dönmüş, baş aşağı bir durumdadır. Bilim, ağır ve oturaklıdır, kuralları sağlam ve her zaman geçerlidir. Ancak, bu niteliklerini kaybetmiş, yargıları sürekli değişen bir hale gelmiştir. Temkin, tasavvufta “Tanrı yolunda olma ve Tanrı’dan başka şeyden yüz çevirme” anlamına gelmektedir. Bilim, insanı bu sonuca ulaştıramamakta, etkisiz kalmaktadır. Tasavvufta temkinin karşıtı televvünâür. Televvünün sözlük anlamları “renkten renge girme, renk değiştirme, döneklik ve kararsızlık”tır. Televvün Arapçadır, kökü levndir ve “renk” anlamına gelir. Berg-i lâle, yani kırmızı renkli lale yaprağıyla televvüne işaret edilmiştir. Bununla bilimin temkini sağlayamadığı, insanı televvüne düşürdüğü anlatılmak istenmiştir. Devlet, yani yüksek bir makamda oturmak, bahtı açık olmak-ve

büyük mutluluklara erişmek, insan hayatında etkili olamamaktadır.’ Devletin etkisi suda görünen bir servi gibi terstir. Servinin suya yansıyan görüntüsü nasıl gerçek bir görüntü değilse, devletin etkisi de gerçekte olmayan bir şey, bir hayaldir. Devlet insanlara gerçek mutluluğu vermemektedir.-

Devletin ters olması, düşkünlük, bahtsızlık ve mutsuzluk demektir. Serv, tasavvufta “insanın kendi içine dönerek düşünceye dalmasıyla (tefekkür) ulaştığı İlahî gerçekler ve yön” anlamındadır.

Bu servinin ters olması, tefekkürün olmaması demektir. Yani devlet, insanı Tanrı’ya yöneltmemekte, İlahî gerçeklere ulaşmasını sağlayamamaktadır.

7. Dileğin sınırı; son ucu, bela ve sıkıntılarla dolu bir imtihan yoludur. İsteğin konak yeri, yani ulaşılmak istenilen son noktası da türlü felaketlerle dolu bir deneme yoludur. Dileğin sınırı ve isteğin menzili çok uzak yerlerdir. Buralara ancak çok zor ve çetin yollardan geçilerek ulaşılabilir. İnsanlar zorlu sınavlardan geçmeden ve denenmeden dilek ve isteklerine ulaşamazlar. İnsanın bu dünyadaki dileği (matlûb) ve isteği (ınaksûd), gerçeğe varabilmek, yani vahdete, birliğe ermek, Tanrı varlığı içinde bir olmaktır. Vahdete ulaşmak için izlenecek yol aşktır. Bu beyitin iki dizesi lâfzen ayrı ise de, ruhen aynıdır. Aynı anlam, yakın anlamlı Arapça ve Farsça değişik sözcüklerle anlatılmış, başka

bir deyişle birinci dizedeki anlam ikinci dizede tekrarlanmıştır. Ancak, beyitin söylenişindeki ahenk ve akıcılık, anlatımdaki sadelik ve sağlamlık okuyan üzerinde güçlü bir etki yarattığından, beyitteki butekrar, okuyucuyu değişik çağrışımlara yöneltmektedir.

8. İstek güzeli, çengin nağmesi gibi perdelidir, perde arkasında oturmakta görünmemektedir. Zevk ve safa ile içilen içki kadehi, şarabın üzerinde oluşan saf, yani içinde havadan başka bir şey olmayan, bir

anlamda, içi boş kabarcıklar gibi altüst olmuş, ters dönmüştür. Perde, kabaca bir tanımla “telli çalgılarda notaları çıkarmak için parmaklarla basılan yer”dir. Her perdede bir ses, bir nağme vardır, ancak gizlidir, yani perdelidir. Nevâ-yı çeng’den anlaşılan vahdet ve hakikat sesidir. Çengin telleri zülf gibi kesreti sembolize eder. Perdelere basmadan ve tellere mızrapla vurmadan ses çıkmaz. Vahdet, bu

kesretin arkasında kalmıştır, yani vahdeti kesret kapatmış, örtmüştür. Şair bu sembolik anlatımla vahdetten uzakta, kesret içinde olduğunu söylüyor. Zevk ve safa kadehi, bu duygularla içilen içki kadehi ters dönmüştür, içindeki içki döküldüğünden kadeh boştur. Kadehin boşluğu,

dünyada zevk ve safanın olmamasıdır. Sâgar-ı işret’le, şarap üzerinde meydana gelen hava kabarcığı arasında benzerlik vardır. Su kabarcıkları içi hava dolu bir yarım küredir. Bu hava, nefsin istekleri, dünya nimetleridir. Onun yerinde gerçek aşk, İlahî aşk, yani şarap olmalıdır. Kadeh, âşıkın kalbidir. Bu dizede de şair yine kesret içinde olduğunu, onunla mücadele ettiğini ve ancak nefis mücadelesinin âşıkı gerçeğe götürebileceğini anlatıyor.

9. Ayrılık çıkmış, ayrımcılık var, ortalığa bozgunculuk egemen olmuş, huzur kalmamış; birlik ve bütünlük ülkesinin yolu korkunç, bu yolu korkutucu engeller tutmuş. Ah, ne yazık ki, ne yapacağımı,

Nasıl davranacağımı bilemiyorum. Çünkü bu korkunç yolda bana yol gösterecek uygun bir kılavuz yok… Tefriki kesret, cemiyyet vahdettir. Dünyaya kesret egemen olmuş, vahdete giden yolu kapatmıştır. Ayrılığın yok edilmesi, birlik ve bütünlüğün sağlanması gerekir. Bunun için, yani vahdete varmak için aşk yolu izlenmelidir. Ancak bu yola yalnız gidilmez. Bu yoldaki korkunç engelleri aşmaya yardımcı olacak bir kılavuz gereklidir. Kılavuz mürşid-i kâmildir, Mürşid, “doğru yolu gösteren, kılavuz”; kâmil, “eksiksiz, bütün, olgun” demektir. Bilgi ve olgunluk bakımından en yüksek aşamaya ulaşmış ve içini her türlü uygunsuz duygu, düşünce ve eğilimlerden arıtmış bir pirdir. Mutasavvıflara göre kemâl derecesine ulaşarak kâmil sıfatını’ kazanan mürşid, İlahî gerçeği düşünce yoluyla kazanmıştır. Şair bu beyitte de kesret içinde bulunmaktan yakınmaktadır.

10. Fuzulî’nin san, solgun yüzünü kırmızı renkli gözyaşı kaplamıştır. Bu mavi renkli gök, onu ne gibi renklere boyamıştır, ona nasıl oyunlar oynamıştır, iyice bak, gör ve anla… San ve kırmızı âşıklık belirtisidir, yani âşıkın yüzü sarı, gözyaşı kanlıda. Zerd, tasavvufta da “tevazu ve alçakgönüllülüğü” anlatır. Fuzulî, hem âşık hem de alçakgönüllü bir şairdir. Felek aşk ıstırabıyla

âşıkı ağlatmaktadır. Gözyaşının kırmızı olması, kana gözyaşı dökmek demektir. Buna “kan ağlamak” denir, “çok ıstırap çekmek” anlamındadır. Gök, yani felek, mavi, lacivert renklidir. Felek döner, dönerek renkten renge girer, döne döne türlü oyunlar oynar. Felek mavi renkli’ olduğu halde, bu dönekliği nedeniyle âşıkın yüzünü kırmızıya boyar. Bu feleğin “reng geçmesi” dir. Reng, Farsçada mecazen “kan” anlamına da gelir. Kana boyamak bunu anlatır. Reng, hile anlamını da taşır. Reng geçmek, “hile yapmak, oyun oynamak, aldatmak” demektir. Felek âşıkları türlü hilelerle aldatır. Onlara kesretin güzelliklerini gösterip vahdet yolunu keser, onların bu yolda ilerlemesini engeller.

Kaynakça : Fuzuli‘nin Bir Gazelinin Şerhi ve Yapısal Yönden İncelenmesi Makalesi

Şairler Antolojisi

Alper Yasin BOĞATEKİN

Categories: Edebiyat ve Tarih Köşesi Yazılarım | Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com’da ücretsiz bir web sitesi veya blog oluşturun. The Adventure Journal Theme.